Natalie Portman’dan Oscar’lık Jackie Portresi
22.01.2017

Daha vizyona çıkmadan hakkında çok şey yazıldı, çizildi, söylendi… Şilili yönetmen Pablo Larrain’in Amerikan Başkanı John F. Kennedy’nin 1963’te suikast sonucu öldürülmesinin ardından eşi Jacqueline Kennedy’nin (Jackie) yaşadığı travmayı ve sonraki 7 gününü konu alan yeni filmi ‘Jackie’ bugün seyirci ile buluşuyor. Filmde Natalie Portman’ın First Lady’i canlandıracağının basında yer almasının ardından filmin fragmanıyla birlikte merak daha da arttı; beklentiler gittikçe büyüdü. Larrain’in önceki filmlerinden özellikle ‘No’ (2012) ve ‘El Club’ı (2015) gerçekten sevmiş biri olarak ‘Jackie’ benim de uzun zamandır beklediğim filmlerden biriydi.

Derya Canan Güzel derya.guzel@aksam.com.tr


Film benim dünyama giremedi

Pinochet’i deviren 1988 referandumundaki kampanya aracılığıyla bir reklamcının yaşadığı ülkeye, savunduklarına ve kendi gerçekliğine farkındalığını konu alan ‘No’ filmi, 80’li yılların yer yer cızırtılı televizyon görüntüleri, dönemin ruhunu anlatmak için kullandığı kahverengi renk paleti ve yarattığı karakterlerle yan yollara sapmadan derdini direkt anlatmaktaydı. Larrain’in sert olmaktan bir an için tereddüt etmeyen ve gerçekliği olağanca netliğiyle yansıtan film anlayışını daha sonra Katolik kilisesinin masum olmayan yüzünün resmedildiği, günahlarından dolayı bir parçası olunamayan ancak asla dışına da çıkılamayacak o görünmez çemberi eleştiren 2015 yapımı ‘El Club’ta izlemiştik. Yönetmenin özellikle üstü kapatılan ve bugüne kadar eleştirilemeyen konulara olan hassasiyeti, yaptığı sinemada da bir o kadar cesur ve sözünü esirgemiyor olmasının en önemli nedenlerinden biri… Pablo Larrain’in sineması bu anlamda ilgimi çekmesine rağmen ‘Jackie’de görmeyi beklediğim anlatım ve hissiyatın daha farklı olduğunu ve filmin maalesef benim dünyamdan içeri giremediğini söylemeliyim.


Sağlam durmaya çalışan kadın
Portman’ın aurasıyla oynamayıp adeta yaşadığı Jackie portresinin mükemmel tasvirini dışarda tutarsak 60’ların belgeselvari görüntülerinin yakalandığı sahnelere eşlik eden diyaloglar ve müziklerle ‘Jackie’ aslında bir yas filmi. Suikastın yaşandığı andan sonraki ilk dakikaları, bu büyük şok içinde cenaze işleriyle uğraşırken bir yandan da eski Amerikan Başkanı’nın eşi olarak bulunduğu konumu, evini, düzenini kaybedişini ve tüm bunlara rağmen sağlam durmaya çalışan bir kadının iç dünyasını anlatıyor film. Böylesi bir travmayla baş edebilmenin üstelik bunu “tüm spotların altında, hatta tüm ülkenin gözü önünde” yapabilmenin zorluklarını sıkıcı bir biyografiye kaçmadan hikâyeleştirebilmek kolay bir iş değil elbette. Yine de söz konusu olan bir travmayı ve kaybı anlatmaksa daha şiirsel bir anlatım yerine gözden kaçmayacak diyaloglar ve daha etkileyici bir müzik kullanımıyla yönetmenin hikâyenin duygu yönünü aklımıza kazımasını isterdim. Bununla beraber, yönetmenin Jackie ile ilgili bilinmeyenleri, basına yansıyanların dışında kapalı kapılar ardında yaşananları kurgulamadaki yetkinliğini göz ardı etmemek gerek. Bu anlamda Jackie’yi izlediğimiz her sahne Natalie Portman’ın fevkalade oyunculuk dersi verdiği bir seyir haline gelirken ‘Siyah Kuğu’dan (Black Swan) sonra bu unutulmayacak oyunculuğun kendisine Oscar heykelciğini armağan etmesi de çok uzak görünmüyor.